Kızlar Annelerini Öldürürken, Anneler Gününün Çağrıştırdıkları
Kızların annesini öldürmesi,
annenin intiharıdır!
Annenin intiharı,
toplumun intiharıdır!
Toplumsal bakımdan bir krizin eşiğinde olduğumuzun akislerini pek çok açıdan görmek mümkünken, toplumu doğuran ve toplumun temeli olan ‘Anne’lerin, hem de kızları tarafından öldürülmesi çok ciddi imaları barındırmaktadır; ve bu dramatik tablo, sözünü ettiğimiz krizi derinden yakalama imkânı vermektedir. Şimdilerde, ‘Cennet anaların ayağı altında mıdır’ yoksa ‘doğuran rahimler, yok olma pençesinde midir’ bilinmez! Anneler günü klişesi başlığı atında hiç de bildik olmayan ve hiçbir zaman da kabul edilemeyecek hazin bir sahneye eğilmemiz gerekmektedir.
Erkeğin kadını yok etme duygusunu tahlil etmek çok zor değil. Ancak, öz kızının annesini öldürmesi durumu, toplumsal açıdan çok ciddi perspektiflerden analiz edilmesi gereken bir durumdur. Özellikle de bizim toplumumuz açısından, iyi okunması gerekmektedir. Bu bağlamda, birbiriyle kesişen üç önemli parametreden bahsetmek gerekir. Bunlar, toplumsal, psikolojik ve dini boyutlardır.
İlkin sorgulamamız gereken olgu şudur: Toplumsal katmanda neler olup bitmektedir ki, rahim beslediği canlı tarafından yok edilmektedir. Zira rahime atılan bıçak, toplumun kökünü kesme arzusudur. Zira Arapça kökenden gidecek olursak, ümmet (cemaat, toplum) ümmi (ümm-anne) ile aynı etimolojiyi işaret etmektedir. Şu halde anneyi öldüren, gerçekte topluma kan kusuyor demektir. İyi de, bu toplum ne yapıyor bu kızlara? Bu sorulardan sonra, bir canlı neden ötekini öldürür? sorusuyla yol bulmaya çalışalım. Elbette cevap, tehdit edildiğinde, savunmak için, olacaktır. Peki, anne kızını neden tehdit etmektedir? Zira anne kelimesi teskin etme anlamına gelmektedir. Oysa teskin ve tehdit zıt kutuplardır.
Bir kere, modernite ve özellikle Türkiye modernleşmesi pek çok iyilikleriyle birlikte, toplumsal bir yabancılaşmayı da beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla toplumsal bir şizofreni gizli de olsa yol almıştır/almaktadır. Şu an 50-60 yaş civarındaki anneler bu gerçeği iyi bilmektedir. Zira birden alabora olmuştur toplum. Köyden kente, toplumsallıktan bireyciliğe, imeceden bencilliğe, ev hanımlığından çalışan kadın olmaya, çocuğun ana kucağından bakıcılara teslimine varıncaya kadar toplum ani bir geçiş yaşamıştır. Bu geçişin ne olduğu anlaşılmadan süratle geçen silindir kabul edilmek zorunda kalınmıştır. Bu tempoya ayak uydurmak zorunda kalan anneler yeni değişimi şüphesiz bir veli nimet olarak algılayarak –sadece getirilerini dikkate aldıklarından- süratle yarışa dâhil olmak durumunda kalmışlardır. Bu durum özellikle eğitimli anneler için geçerli olmakla birlikte, bundan payını kırsal kesim de farklı şekilde almıştır. Yeni hızlı koşuda anneler bir yandan adeta bir robot gibi iş ve kariyer vs. elde etme yarışındayken, öte yandan kendilerini unutmak zorunda kaldıkları için, doğal olarak, kadın olarak onaylanmamışlar; dahası kendi anneleri ile aralarında kuşak farkı açısından ciddi uçurumlar açmışlardır. Dolayısıyla kendi içlerinde bir yarık oluşmaya başlamıştır. Mevki elde ettiği için kendi anneleri tarafından onaylanırken, annelerini modern bulmayan bu orta kuşak (öldürülen) anneler kendi analarıyla iletişim kuramamışlardır. Onları bir utanç varlığı olarak saklama durumunda kalmışladır. Bu gizli açık ve kaos, kocaları tarafından da iyice büyütülmüştür. Zira bu anneler anaçlıklarını unutarak ve kadınlık tatminini bir küçültme olarak görerek neredeyse bir erkek hüviyetine bürünmüşlerdir.
Doğal olarak da esneklik ve toleranstan ziyade, katı kuralcı kendi doğalarından farklı sipariş bir kadın imgesi zuhur etmiştir. Bir de feminist söylemlerle, bu kadınlarımız iyice kendine yabancılaşmıştır. Gerçekte bu kadınlar huzursuz, belki işkolik ve işlerinde başarılı ancak kadın olma bakımından onaysız. Böyle olunca da kendiyle barışık olmayan bir ümmetin tohumları atılmıştır.
Bu kadınların kadın olarak onaylanmayınca, dünyaya getirdiği çocuklarla da hem zemin açısından hem de koşullar bakımından bir iletişime geçemediği dahası onları anaç olarak teskin edemediği söylenebilir. Anne tarafından teskin edilemeyen çocuk, zaten bebekken ya ağlayarak ya da başka türlü ilk saldırganlığını oluşturmaya başlamıştır. Hem kendine güvenmeyen hem de saldırgan bir bireyin inşası, dolayısıyla aynı kodlara sahip toplumun tohumu atılmıştır. Bu çocuk başını koyacağı ve teskin edileceği bir kucağa, çölde suya muhtaç kişi kadar özlem duymaktadır. Sözünü ettiğimiz açık, toplumdaki cinsel istismarın da ipuçlarını vermektedir. Negatif transferle bu kez, karşı cinse sağlıksız bir temayül başlayacaktır. Tecavüz ve diğer saldırgan davranışların köklerini bulmak için buraya kadar gitmek gerekmektedir.
Bu çocuk büyürken, anne ve kadın olarak mutlu olmayınca ruhundaki açığı başka hırslarla kapatmaya çalışacaktır. Bu, para, mevki ya da benzer başka bir şey olmak durumundadır. Ancak yabancılaşma çığla büyümektedir. Bu kadınlar özelliklere erkeklere ve evliyse kocalarına karşı tahammülsüz ve saldırgandırlar. Çocuk bu olumsuz atmosferi, özellikle de kız çocukları babayı sahiplenerek tepki göstermektedirler. Bu nedenle çocuk (kız), hem kendisini teskin edemediğinden hem de çocuğun babasını mutlu edemediği için iki kez kızgındır annesine. Ve çocuğun ruhunda devasa bir boşluk büyümektedir. Çocuk bu boşluğu bir türlü telafi edemeyecektir. Tıpkı annesinin geçmiş ve şimdi, kadın ve annelik arsındaki yarığı kapatamaması gibi.
Bu kadın yaşaması gerekenleri yaşamadığı için mutsuz ve huzursuzdur. Bir de modernitenin din aleyhtarlığını ilave edecek olursak, problem iyice alengirli bir hal alacaktır. Bu anneler, gericilik olur gerekçesiyle oldukça modern kalma! çaba ve gayreti içinde olacaktır ve dine, ya yüzeyel yaklaşacaklar ya da hiç tahammülleri olmayacaktır.. Sadece onların da ninelerinin hacca gitmiş olarak ifade edilmesi din-i farika olarak anlatılacaktır. Toplumun temeli olan anneyle başı hiç hoş olmadığı gibi -zira o, başlı başına bir yabancılaşma yaşamaktadır-, öte yandan da Allah devre dışı bırakıldığı için aşkın olanın ruhu yükseltme ve yeniden güncelleme işlevinden mahrum kalınmıştır. Hem toplum hem de annelerin bilinç ve bilinç dışı birbirinden öyle uzak mesafelerle ayrılmış ki, bunları bütünleştirecek sevgiden bahsetme sadece bir ütopya hakkında konuşma olacaktır. Zaten bu annelerin gençlik çağları hep ideoloji kavgasıyla geçmiştir. Hatta çatışma o dönemde kendini göstermiştir.
Bu anneler çocuklarını doğal olarak dinden gelebilecek geriliklerden uzak tutmaya ve olabildiğince modern yapmaya çalışmışlardır. Hal böyle olunca, ahlaki ilkenin ilahi bir boyutu kalmamıştır. Kızları eğer namuslu olacaksa!, onlar bunun gerekçesini sorduklarında annelerinden sadece dogmatik cevap alacaklardır. Oysa, ahlak aşkın bir boyutta verilseydi bir gerilim yaşanmayacaktı. Zira çocuk, ruhundaki boşluğu bir türlü kapatamamaktadır. Sevgi dilencisi olan bu kızlar, ya erkeklerden ya da bardan sevgi dilenmektedirler? Boşluk devasa büyürken, anneleri onları asla anlamamakta ve daha da garibi kendi patolojik hırslarını çocuklarında görmek istemektedirler. Kendileri daha kısıtlı imkânlarla neleri elde ettikleri halde (kaybettiklerini dışardan görmek mümkün!), çocukları hem daha iyi olmalı, hem de asla konu komşunun evlatlarından geri kalmamalılar. Çocuk bir yandan sevgi yoksunu öte yandan da nereye koştuğunu bilmeden sadece yarışa itilmektedir. Mutsuz bu yarış atlarının bir gün bir yere toslaması aklen hiç de muhal değildir. En vahim olasılık, bu faturanın müsebbibe kesileceği gerçeğidir. Bu anneler karşılarındaki bir ayna (erkek ya da kadın) ile kişisel gelişimi sağlamaktan ziyade, sadece modernitenin kıstasları ve kapitalizmin pazarına koştukları için asla kendilerini görmeyecek kadar perdeliler. Dolayısıyla da kızlarını anlayamayacak kadar hoşgörüsüz olarak, bir bahtsızlıkla karşı karşıya gelmiş durumdalar.
Bu kadınlarımız maalesef sadece toplumla çocuklarıyla ve eşleriyle değil özellikle de kendileriyle kavgalılar. Bazen ellerinde olmayan bir çarkın içine girdikleri için onları yargılamak da doğru değil. Ancak sadece rüzgârın nasıl kasırgaya çevrildiğine ve bu kasırganın önce onları sonra çocuklarını kendine aldığına işaret etmeye çalışıyoruz. En büyük darbeyi, ani toplumsal değişim vurmuştur.
Daha yakın zamanlara gelindiğinde ise, aynı problem farklı açılımlarla devam etmektedir. Bu kez de daha genç annelerin çocuklarından ziyade, kendi gerçekleşmemiş ukdelerinin ve yetersizliklerinin yerine, yalancı tamponları koyma hırslarının peşine düştüğü dikkati çekmektedir. Çocuğun neredeyse annesinin kendi annesi olup olmadığından şüphelenecek kadar kendi doymamış benliklerinin esaretindeki anneler sahnede. Şüphesiz anne memesiyle teskin edilemeyen yeni nesil çocukları da, ya cinayetin ya şehvetin ya da içkinin kurbanı olacak. Zira ruhta onmaz delikler vardır. Bir de bu çocuğun akıl almaz şekilde değişim ve söz de teknolojik devrim anoforuna maruz kaldığını hayal edersek, onun bütün bir kişilik olmasından söz etmek hayli güçleşmektedir. Hal böyle olunca, toplum parçalanmış veya bireysel benlikler bölük pörçük. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar sorusu burada da geçerli. Bu kez, toplum bu şekilde anneler; anneler böyle çocuklar yetiştirdiği gibi sözünü ettiğimiz anne ve çocuklardan da çıldırmanın eşiğindeki toplumlar zuhur etmektedir.
Erkek ya da babanın durumunun çok farklı olduğu söylenemez. Zira onlar da bu toplumun diğer kutbu. Ancak kız çocuklarının özdeşim figürleri anne olduğu için asıl saldırganlık mekanizmaları ve öfkeleri kendilerine veya annelerinedir. Bu çocukların intihar etmesiyle annelerini öldürmesi arasında hiçbir fark yoktur. Zira biri, içe doğru diğeri ise dışa doğru saldırgandır. Ne var ki, bunun tam zıddını da söylemek mümkündür. Annelerin kızlarına kara öfkeyle dolu olması kendileriyle kavgalı oluşlarının bir tezahürüdür. Kızını dövmeyen dizini döver, sözünü ‘kızını sevmeyen kendini döver’ şeklinde değiştirebiliriz. Ancak, nereden bakarsak bakalım, sonuç itibariyle, bir toplumda kişilik bozukluğu neredeyse olağan bir durum haline geldiyse, toplumun bir bünye olduğunu farz ettiğimizde, toplumsal benlik de büyük yaralar almış ve onda derin çatlaklar oluşmuş demektir.
Hal böyle olunca öğretmenin telkiniyle verilen bir hediye ile bir bıçak arasındaki fark sadece ve sadece görünüşten ibarettir. Eğitimli annelerin çocuklarının şüphesiz eğitimsiz annelerden daha iyi olacağı su götürmez bir gerçektir. Zira bilenle bilmeyen asla aynı kefede olamaz! Oysa çizdiğimiz bu tabloda, durum tamamen tersine çevrilmiş vaziyettedir. Zira eğitimsiz kadın bu koşuya zaten alınmadığı için, aleyhine gibi gözüken dava, lehine dönmüştür. Çünkü o en azından hatta en önemlisi çocuğunu içgüdüsel sevgiyle teskin edebilmiştir. Çok paradoksal ve tasvip edemeyeceğimiz bir tabloyla karşı kaşıya kalmış durumdayız ve bu, bir bakıma Türkiye modernleşmesinin gözden geçirilmesi için önemli bir fırsat: Acaba kim önde?!

Haziran 4th, 2010 at 01:14
bu yazıyı güncel tutmanıza sevindim.. Zira muhteşem bir tespit,umarım bahsi edilen modeldeki kadınlara ulaşır ve onları kendilerine getirir..